Farklı olmak üzerine ya da Mor İnek Nasıl Olunur?
İsveçli Pazarlama Guru’su Seth Godin’in ‘Mor İnek’ diye bir teorisi var. Son yıllarda işletme ve pazarlama dünyasına yeni bir anlayış kazandıran bu teoriyi tek kelime ile açıklamak gerekirse rahatlıkla ‘farklılık’ diyebiliriz.
Seth Godin’in fikir liderliğini yaptığı bu teoriye göre hepsi siyah beyaz renkli bir inek sürüsü içinde hiç birinin bir diğerinden farkı yoktur. Ancak diyor Godin: Aralarından bir tanesi mor renkte olmuş olsa diğerlerinden kolayca ayırt edilir. İster ürün ister hizmet olsun pazarlama dilindeki bütün farklılaştırma stratejileri işte o sürüde farklılaşan mor ineğin üzerine kurulmuştur.
Farklı olma stratejilerine günümüz dünyasından örnek vermek gerekirse ‘Levi’s diğer blue jeanslerden farklıdır. Maraş dondurması diğer dondurmalardan farklıdır. TRT2 diğer TRT kanallarından farklıdır. Ayvalık’ın tostu normal tosttan farklıdır. El dokuması kilim, makine ile üretilenden farklıdır. Türkiye çevresindeki Asya ve Ortadoğu ülkelerinden farklıdır. Türkiye bir üyesi olmak için yarım asırdır mücadele ettiği Avrupa Birliği’ndeki ülkelerden de farklıdır.
Bir marka olduğu halde marka olduğunu anlayamayan ve anlatamayan Trabzon’un büyülüğü nereden geliyor. Niye Cumhuriyetten önce Osmanlı döneminde günlük yerel 30 a yakın gazete çıkardı? Herhalde o dönem en ucuz kağıt Trabzon’da olduğu için değil. Peki neden bir çok Avrupa ve dünya ülkesinin konsoloslukları Trabzon’da bulunurdu? Osmanlı’nın İstanbul’dan sonraki başkenti bildiğim kadarı ile Trabzon değildi.
Niye ilk matbaanın açıldığı şehirlerden birisi Trabzon’dur? Niye ilk tıp dergisi bu kentte çıkmıştır? Niye ilk kadın gazetesi Çalıkuşu’nun çıktığı kent Trabzon olmuştur? Türkiye’de ilk futbol kitabı neden Trabzonlu birisi tarafından Trabzon’da yazıldı? Neden bu ülkenin resim, heykel gibi pek çok güzel sanat dalında yetişmiş değerlerinin çoğu Trabzonlu? Aynen futbol liglerinde en fazla Trabzonlu’nun bulunduğu gerçeği gibi. Türkiye’de ilk futbol oyununun Kadıköy’de Papazın çayırında oynandığı yalanı ile büyüyen kuşaklara 1800’lü yıllarda Trabzon’daki yabancıların özellikle de Gürcülerin oynadıkları oyunun adını araştırmalarını isterim.
Niye Romeo-Juliet operası sizce ilk kez İstanbul’da değil de Trabzon’da oynandı? Niye bu şehrin takımı ulusal sermayenin tekeli olan İstanbul kentinin takımlarından şampiyonluğu alıp Zigana dağlarının tepesine kaçıran tek takımdır?
Bizi yılardır dünyanın en gururlu insanları olarak sokaklarda başı dik yürüten 4000 yıllık bir kent olan Trabzon’un büyüklüğü de farklılığından kaynaklanıyor. Koynunda farklı milletleri aynı anda barındırabilecek kadar engin hoşgörülü, Cumaları namaza giden esnafın dükkanının kapısını açık bırakabileceği kadar huzurlu, yediden yetmişe evlerinde Kur’an okuyan çocukların da bulunduğu, evlerinde şarap yapılan, piyanoda çalınan, sokaklarında temiz giyimli Trabzon beyefendilerinin de dolaştığı.bu kent şu hali ile ne kadar sıradandır. Bu hali ile Çorum’dan Afyon’dan, Nevşehir’den ne kadar da farksızdır.
Gelmiş geçmiş en büyük kemençecisi olan Maçkalı Hasan Tunç’un bir Tuncelili bir yapımcı tarafından çıkarılan kasetinden haberdar olmayan Trabzonlular’ın Trabzona biçtikleri rol nedeniyle kuru bir kemençe sesine, bir şiveyle bir kukuletaya indirgenen bir kültür değildir Trabzon.
Bir şehir bir kültür kendi içinde yaşayanların bakışları altında eriyip gidiyor. Bir kent can çekişe çekişe ölüyor, bir iddia bir duruş bir tavır olan Trabzon kendi kimliğini kaybediyor. Kaybettikçe sevimsizleşiyor. Sevimsizleştikçe sinirleniyor, sinirlendikçe daha çok sıradanlaşıyor. Biteviye bir kısır döngüde kent sürekli kendini tekrarlıyor. Büyüyemiyor, kabından taşamıyor.
Farklılığını kaybettikçe de büyüklüğü sorgulanıyor. Kısacası kültür, sanat, spor, siyaset, sinema gibi alanlarda Türkiye’ye pek çok isim sunan bu marka kent gün geçtikçe sıradanlaşıyor. Yani sürüdeki diğer ineklere benziyor. Mor İnek Olamıyor.
Bir kentin Mor İnek olabilmesi için o kenti var eden değerlere sahip çıkması ve onlarla özdeşleşmesi gerekiyor. Şimdi her Trabzonlu kendisine sorsun bakalım. Kendinizi neyle özdeşleştirsiniz. Kente, kent kültürüne ve kenti var eden değerlere sahip çıkmak işte böyle asil bir şeydir. Geçen yıl ölen Kazancı Bedih’e (Allah rahmet eylsin) sahip çıkan ve anısına CD yapan anlayışla olur bu işler.
İstanbul’da Maçkalı Hasan Tunç’un bir yeğeni var hasta ve işsiz. Geçenlerde görüşmüş bir arkadaşım kendisi ile. “Abi, Zara diye bir türkücü kadın var. Dedemin Türkülerinden birini okumuş 80 milyon telif hakkını hemen yatırmış hesaba. Bizim memleketin medarı iftiharı bir sanatçısı var. O da “Abi bu ilk kaset ve kasetten para kazanamadık idare et” demiş. O da hala idare ediyor.
Trabzon’un yaşayan en güçlü kalemi olan Nihat Genç’in “Gavara” adlı eseri “Sultanların Dansı”ndan daha da büyük bir proje olarak Trabzon’u ve Tükiye’yi tanıtan bir şahesere dönüştürülemiyor. Nedeni ise kültürel temelsizlik. Yani sponsor desteği olmaması daha açık deyimle projeye para verecek kişi veya kurum bulunamaması. Bu ve benzeri değerlere sahip çıkılmadığında da markanızı ayakta tutacak bir imajınız olamaz. Olmayınca da bir zamanlar sokaklarından bin türlü nağmelerin yükseldiği dünyanın en güzel şehrinin sokaklarından işte böyle silah sesleri yükselir.
Ben bu yazıyı dünyan en güzel şehrinde en güzel kemençecisi tarafında söylenmiş bir dörtlükle bitireyim de akşam nargile faslına bırakayım derin efkarlanmalarımı.
Bu Maçkalı Hasan’ın
Yoktur malı melai
Olsa mali melali,
Olur daha belali
İşte farklılaşma budur dostlar. Blogcunun sayfalarında dolaşırken bakalım insanımız ne kadar farklı, farklılığı yakalamış mı diye bakarken Yavuz beyin sayfasına rast geldik anladığım kadarıyla (henüz daha birkaç yazısını okudum ama çok iyi gidiyo :) ) yavuz bey farklı olmanın gerekliliğinin farkında bir insan bence uğrayıp bir merhaba deyin.
http://www.yavuzsaltik.blogcu.com/
Yorum (yok)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
Hayatı farklı yaşamak, farklı anlamak değil sadece esas olan fark nerelerde de işimize yarıyor. Pazarlama (=marketing) işi yapanlar farklı olmanın, farklılaşmanın işlerine nasıl etki ettiğinin farkındalar. Bunun için bir web sitesi kurmuşlar bile.Siz de bir göz atın.
www.farketing.com
Fark yaratanlarda olan ortak özellik, ortak bir özelliklerinin olmamasıdır. :)
Yorum (yok)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
Farkında Olmaya Dair Kurulmuş Cümleler
Farkında olmak.
Ama koordinatların değil ; hangi bütünü tamamladığımızın farkında olmak.
Bir ailenin, bir hastanenin, bir arkadaş grubunun ve belki de gerçekleşmeyek bir hayalin…
Farkında olmaya başladığımda henüz ilkokul çağlarındaydım. Bir akşam Türkçe kitabımı kaplarken kapağına baktım. Türkçe Kitabi 2. sınıflar için yazıyordu ve o an ilk kez farkına vardım.Ben ne zaman ikinci sınıf oldum; daha dün bahçelerde, ağaçlarda gezen ne olduğunu ve ne olacağını bilmeyen bir çocuktum. Ben bendim ve ne istediğime karar vermeliydim.O akşam Şehitishak İlkokulu 2. sınıfına ait olduğunun farkına varan kız yıllar içinde pekçok farklı bütünün tamamlayıcı oldu. Her bütün diğer bir bütünle biraraya geldi.Çaylar nehir; nehirler deniz oldu.Evren ona ve o hep evrene aktı durdu. Bir sabah uyandı bu evrenin bir parçası oldu. Onsuz bu evrenin var olmayacağını, aynı olmayacağını çözdü.
Farkında olmak sadece bütüne ait olmaya dair değil; kimi zaman da o bütünün olası yer değiştireni olduğumuza dair olanıdır. “Bütün” öylece aynada kendisini seyrederken bir göz kırpma süresinde olan olur; Pakize gider ve yerini Şebnem doldurur. Bütün çalan zille irkilir ve ardına bakıp tekrar aynaya baktığında artık Şebnem’in yerinde olan Ali’dir. “Bütün” hep kendisini seyretmeye devam eder tüm gururu ve ihtişamı ile.O hep vardır; var olacaktır.
Ben vardım ama farkına varmam vakit aldı sanırım. Asıl farkında olmam gereken : olası değişken olduğumdu belki de. Herhangibir an herhangibirinin yerimi alabileceği olasılığı…
Gün boyunca iş stresi içinde nefes almaya çalıştığımız anlarda büyük bir isyan yükselir yüreklerimizden. Benim burada ne işim var, neden bütün iş yükü benim üzerimde; neden sürekli ben fedakarlık ediyorum!.İşte o anlar kendimizi evrenin merkezi olarak gördüğümüz ve bütünün aynada kendini seyrederken üzerinde şahsımızı farkettiği saliselik anlardandır. O an kendimizi vazgeçilmez sandığımız anlardan birisidir. O an aslında kendimizi şiddetle sarsıp bütünden ayrılmaya çalıştığımız salisedir. Kendimize küçük boy bir aynası yaptırıp kendimizi seyretmeye yelteniriz.Ama hemen solumuzda “bütün” tüm ihtişamı ile egomuzu yerle bir eder. Farkına vardıktan sonra bütüne katılmaya çalışırız tekrar. Ama koptuğumuz yeri bulmak çoğu zaman imkansızdır. Her defasında farklı bir yerden katılarak bütüne aslında daha bir bütünleşiriz. Her kopuş yeni bir keşfediştir. Görebilenler olduğunu biliyorum aranızda. Onlar en şanslı olanlarımız ve en bilge olanlarımız belki de.
Mesleğimizin stresi sadece günümüzü değil gecelerimizi de çalar bizlerden ve kendimizi başka yerlerde bulmaya yeniden keşfetmeye ve hatta ifade etmeye çabalar dururuz. Bu sonsuz sürecin değişmez olan parçası bu çabalarımızdır. Tüm bunlar büyük bir kargaşanın ortasında sessizlik içinde olur ve biter. Başarı ve başarısızlık göreceli. Ruhumuz aradığını bulsa bile başka hedefleri seçer durur. Hiç bitmeyecek savaşın yorgun savaşçıları bizler fasit bir dairenin ortasında olduğumuzu göremeden yerimizi başkaları alır. Gündüz güneş, gece ay kılıçları kalkanları ışıldatır. Durup görebilseydik bunları bence hayat daha bir kolay ve yaşanası olurdu. İsyanın o yıkıcı,parçalayıcı etkisi daha bir hafiflerdi yüreklerimizde.
Kendimi ait kurulu dünyam tüm maddesel ve ruhsal parçacıkları ile bu evrene ait aslında. Gözümün görebildiği şeyleri ulaşılır sanmıyorum asla. Görebilsem de ulaşamayacaklarım var; farkındayım. Ama göremesem de rüyalarımda ve hayallerimde gördüklerimin de ulaşılabilir olduklarının farkındayım. Herşey bir isteme mesafesinde durmuş yeşil ışığın yanmasını bekliyor. O yeşil ışık yandığında biliyorum : atacaklar kendilerini yokuş aşağı ve bana doğru süzülecekler. Ve ben kılımı bile kıpırdatmayacağım.Yeşil ışığın yanmasını sağlayabilecek ben değilim.O benden ötede,benden ileri. Ama o ışığın yanabilme ihtimali bile beni motive ediyor. Ve bunun “bütün” içerisinde kalma güdümü tatmin ettiğini farkedebiliyorum. Bavulum hep hazır, biletim çantamda…Farkındayım her an yer değiştirebilirim.Ama bütünden kopmadan yatay ya da dikeyde. İsyanım yok. İsyanın kopuş anlamına geldiğini biliyorum çünkü. İsyan kimi zaman gerekli; her kopuş ve yeniden katılışın en net ifadesi “olgunlaşma süreci”.Sanıyorum ben bunu istemiyorum. Bilge olmak değil umrumda olan; klasik kalmak. Doğru olan nedir işte bu herkese göre değişir. Ama ben böyle mutluyum; farkındayım.
Sizlerinde durup düşünmeniz gerek nereye ait olduğunuzu. Hayat boyu yüzlerce binlerce kararlar vermeniz gerekecek. Ruhunuzu bıraktığınız o büyük nehrin neresinde olduğunuzu farketmeniz gerekecek. Sonra küçük yaramaz bir balık gibi fırlayacaksınız sudan dışarı ve sonra kerelerce tekrar suya dalacaksınız. Ait olduğunuz yeri daha bir sindirmiş,daha bir özümsemiş olarak. Şu an durduğunuz nokta en mutlu olduğunuz nokta olmalı. Herşeye, herkese ve tüm geçmişe rağmen. O nokta, yani bütünü tamamladığınız yer.
Farkında olmak. Ama ne istediğinin, nereye ait olduğunun ve nerede mutlu olduğunun. Farkında olmak : hangi düzlemde ne kadar mesafe katedeceğinin…Farkında olmadan ulaşılabilecek hedef yok, uzunluğu kayda geçmiş mesafe yok. Farkında olmadan imkansıza ulaşmaya yeltenmek için gerekecek olan cesaret yok. Farkında olmadan imkansız diye birşeyin olmadığını anlamanın verdiği haz yok. O zaman olmalı demek ki. Farkında olmalı kendinin,farkında olmalı evrenin, farkında olmalı ne istediğinin.
Bu kadar farkındalık yetti diyorsunuzdur; ben zaten farkındayım. İyi ne güzel işte ben de sizin varlığınızın artık farkındayım.
Op.Dr.Pakize DEMİRKALEM
Genel Cerrahi Uzmanı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
|
|
Şöyle bir sokağa çıktığınızda kalabalığın üzerinize üzerinize geldiğini hiç düşündünüz mü ? O kadar birbirinden farklı insan var ki hiçbirinin görünüşü birbirine benzemiyor. Hiçbirinin davranışları, yürüyüşü, hareketi, duruşu bir diğerinin aynı değil. Herkes birbirinden farklı yaratılmış ve farklı özelliklerde yaratılmış. Zaten insanlar arası bütün ilişkileri sağlayan en temel unsurlardan birisi de bu farklılık değil mi ? Farklı olmak kötü bir şey mi? Hayır ! gayet te iyi bir şey. Herkesin aynı huyda olduğu, herkesin aynı görünüşte, aynı karakterde tıpkı mitoz bölünme geçirmiş bir canlı gibi birbirinin kopyası olduğunu düşünsenize. Herkes birbirinin aynı olsaydı herkes birbirini karıştırırdı öyle değil mi ? Herkesin aynı olduğu bir yeryüzünde karşınızdakini ikna etmek için hiç zorlanmayacaktınız. Karşınızdaki insanın ne düşündüğünü, neyi sevdiğini, neyi giyeceğini, neyi söyleyeceğini bilecektiniz ve herkes birbirinin aynı olacaktı. Bizleri yaratan Rabbimiz dileseydi bizi böyle yaratamazmıydı ? Elbette ki buna gücü rahatlıkla yeterdi. Peki biz neden farklı yaratılmışız hiç düşündünüz mü? Gözünüzün önüne her şeyiyle birbirinin kopyası bir insan topluluğu getirebilir misiniz ? Bunu başarabildiyseniz ne hissediyorsunuz ? Çok garip ve karmaşık geldi değil mi? Belki bir o kadar da saçma. her şeyin, herkesin benzer veya aynı olduğu bir dünya ne kadar yaşanılır olurdu bilinmez ama sıkıcı olacağı bir o kadar muhtemeldi.
Bazen hayatın kendisini düşündüğüm de sorulası ve cevabı alınası o kadar çok soru var ki? Bu kadar çeşitli olmamızın nedeni de son zamanlarda düşündüğüm konulardan. Bir kişiden bir tane bile aynı olduğunda (tek yumurta ikizleri veya daha fazla olanlarında) bile karışıklığın yaşandığı bir dünyada herkesin birbirinin aynı olduğunu düşünemiyorum. Zira Rabbimiz tek yumurta ikizlerini bile yaratırken onlara farklı birer mizaç vermiş. Her ne kadar dış görünüşleri aynı olsa da onlara da farklı birer kişilik, farklı birer bakış açısı, farklı birer güzellik varmış. Bu bazen bir bakış, bazen bir ahlaki tutum, farklı bir düşünce biçimi, tutum ve davranış olarak görülmekte. Neden mi çeşitliyiz dersiniz ? Çünkü çeşitli olmamız gerekiyordu. Birimizin bir diğerinin eksik olan parçasını tamamlaması için çeşitli olmamız gerekiyordu. Birimizin diğerinden daha heyecanlı olması gerekiyordu ki diğerinin onu sakinleştirmesi gerekiyordu. Sinirli olanımızın diğerinin adeta tüm sinirlerini yerinden sökercesine onu sakinleştirmesi gerekiyordu. Kimimizin matematiğe kafasının çalışması gerekiyordu ki içinde yaşadığımız evleri yapsın veya bindiğimiz arabaları, uçakları veya çeşitli taşıtları tasarlasın. Bir diğerinin bizi güldürmesi gerekiyordu ki stresli zamanlarımızda rahatlamamızı sağlasın. Bir diğerinin bizi yönetmesi gerekiyordu diğerinin hizmet alması adına, korunması, hayatta yaşamını sürdürmesi adına. Kiminin boş işlerle uğraşması da gerekiyordu, dolu işlerle uğraşanların anlaşılması adına. Aslında bu listeyi uzattıkça uzatırım da sayfalar yetmez. Ama dünya herkesin kendisini sergilediği, herkesin bir diğerinden ayırt edilmek için çaba sarfettiği, aslında herkesin kendi sınavını verdiği doğruyu yanlışı seçme şansını yakaladığı, şükrettiği veya isyan ettiği, kendisini geliştirdiği veya geliştiremediği, okumak için çabaladığı veya çabalamadan zengin olmayı hayal ettiği bir ortam.
Seçimlerimiz, kişiliğimiz, davranışlarımız, huyumuz, dış görüntümüz birbirinden ne kadar farklı ve biz bu farklılıkla ayakta kalıyoruz. Farklı olmak, bir diğerinin yapamadığını yapıp eksik olanı tamamlamak. Herkesin puzzle’ın eksik bir parçasını sahiplenip kendi sırası geldiğinde o eksik parçayı kapatmaya çalışması aslında yaşam. İnsan olmanın erdemi de bu farklılıktan geliyor. Bu çeşitlilikten geliyor. Öyleyse neden başkalarını sizin gibi düşünmeye zorluyorsunuz. Adeta bunun için kendinizi yıpratıyorsunuz. Eğer insan olmanın en büyük erdemlerinden birisi farklı olmak ise neden başkalarının bizim gibi düşünmesi için onları zorluyoruz.
Hayatta ya doğru ya da yanlışların olduğuna inanıyorum. Ya eksi ya da artı var. Ben grilerin olduğuna inanmıyorum. Bunu diyen de hayatı boyunca ben böyle de düşünüyorum, şöyle de düşünüyorum diyerek bir orta yol sürdüremez. Bakın hayatta mutlak doğruya ulaştıysanız ve onun neden mutlak doğru olduğunu sebepleri ve nedenlerini sorarak araştırdıysanız ve bu kararınızdan eminseniz sizden mutlusu olamaz. O zaman sevdiklerinizi yanlış yaptıkları bir şey konusunda elbette uyaracak ve onların doğru olana ulaşması için elinizden geleni yapacaksınız. Yapmalısınız da ! Bunu yapmazsanız o zaman neden birilerini sevdiğinizi iddia edesiniz ki. Çünkü sevgi karşılıklı sevgiyi, saygıyı, dostunu uyarmayı, ikna etmeyi ve gerekirse yanlış düşüncelerinden onu sıyırmak için ikna etmeyi gerektirse de karşınızdaki değişmez, katı ve sert bir üslupla sizi dinlemeye bile yanaşmıyorsa ve kendisinin doğrularına inanıyorsa onu ikna etmek niye ? Siz böyle bir kişiyi Allah o kişiye ikna olmayı nasip etmediği sürece başaramazsınız. Bu durumda o size kendi düşüncelerini savunur siz de ona kendi düşüncelerinizi savunmaktan başka bir şey yapamazsınız. Bir insanın düşüncelerini kafasına silah dayayarak bile değiştiremezseniz. Diyorum ya bir şeyleri anlatmak için Allah’ın o kişiye bunu nasip etmesi gerekli. Öyleyse o kişiyi de o şekilde kabul etmek ve onu düşüncelerinden dolayı kınamamak burada yapılan şey olmalı. Herkesin aynı olması düşünülemeyeceği gibi, herkesin aynı düşünmesi de beklenemez. Siz elinizden geleni yapın ama ısrar etmeyin. O farklılığı da öyle kabul edin. Nasıl kendiniz için zorlama istemeyeceğiniz gibi, karşı taraf için de aynısını düşünün. Emin olun hiçbir insana zorla bir şey anlatamazsınız. Anlatacağınız şey isterseniz dünyanın en iyi şeyi olsun bunu başaramazsınız. Zira karşı tarafın da o konuda ikna olup bunu istemesi ve dilemesi gerekli. Böyle bir durumla karşılaştığınızda her şeye rağmen olumlu kabul gösterisinde bulunmak belki de daha hayırlı olabilir. Zira insanın hatalarından er geç döneceğine inanıyorum. Yeter ki biz karşılıklı iletişimimizde iyi niyetimizi koruyalım. Ama zorlamadan, bağırmadan, kırmadan, dökmeden, yıpratmadan, yıpranmadan, üzülmeden, endişe etmeden, KINAMADAN o insanın aklını başına toplaması için dua ederek, onu sevdiğimizi kendisine göstererek ve bunu gerek sözle, gerekse de davranışla göstererek, o kişiye karşı istikrarlı bir davranış göstererek, daima dürüst olarak, ona verdiğimiz sözleri yerine getirerek, onun güvenini kazanarak..Zira siz iyi olmayı bir yaşam felsefesi olarak kabul ederseniz, iyi niyetinizi muhafaza ederseniz, ahlaklı olursanız, farklı olmanın da insana özgü olduğunu ve saygı duyulması gerektiğini anlarsanız o zaman insan olmanın da erdemlerini çok daha iyi özümsersiniz.
Çünkü farklı olmak yaşamın kendisinde olan bir şey. Tıpkı gülmek, konuşmak, görmek, üzülmek, eğlenmek, sevinmek, heyecanlanmak gibi insana özgü bir durum. Öyleyse sizden farklı düşünen insanlara saygı duymalısınız. Onları yapıcı ve olumlu yönde eleştirmelisiniz. Onların yanlış mı olduğuna inanıyorsunuz ? Siz kendi doğrunuzdan emin misiniz ? Onların yanlış düşündüklerinden emin misiniz ? Eğer bütün bunlardan eminseniz sabretmeli ve beklemelisiniz. Siz iyi niyetinizi koruyun. Sakın başkalarını değiştimek için kırıp dökmeyin. Yoksa kırılan da, dökülen de siz olursunuz. Bu da ne sizin için faydalı olur, ne de karşınızdaki insan için faydalı olur. Çünkü doğru olan şey er veya geç kendisini gösterecektir.
Yazan: Selçuk Arıcı
|
| Kaynak : http://www.kisiselbasari.com/ |
Yorum (yok)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
Farklı olmanın, olabilmenin o kadar zor olduğu bir dünyadayız ki bu yazı bile web sitesindeki diğer yazıların yazıldığı gibi onlar gibi farklı olmayan olamayan bir editörde yazılıyor. Dahası ne oldu da insan bu kadar farklı varlıkların (insan, hayvan, taş, toprak ...) bulunduğu bir dünyada farklı olmak konusunda zorda kaldı bilinmez.
Hiç bir yakınınız sizi yoldan geçen birine benzetti mi? Ne kadar da benziyor sana Ahmetçiğim, Aa Aysun şu geçen var ya aynı sen.... bir sürü örnek verilebilir. Ama bir konuda benzeriniz yok o konuda çok eminim. Ne mi? sizi farklı yapan sizden bir tane daha olmaması görünüm değil bahsedilen , yürüyüş hiç değil, sizi siz yapan kıstaslar , değerli kılan yanlarınız dikkatleri çekmek istediğim.
Yorum (2)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı